Global Development Policies: A Comparison between Islamic and Catholic Critical Approaches


Creative Commons License

Yılmaz İ.

International Congress on Islamic Economics and Finance ICISEF - 2021. “Rethinking the Developmental Role of Islamic Economy and Finance: New Horizons”, Sakarya, Turkey, 21 - 24 September 2021, pp.107-108

  • Publication Type: Conference Paper / Summary Text
  • City: Sakarya
  • Country: Turkey
  • Page Numbers: pp.107-108

Abstract

Genişletilmiş Özet 

İktisadi kalkınma küresel ölçekte yüksek refah, ilerleme ve maddi gelişmenin vazgeçilmez bir şartı olarak kabul edilir. Farklı ekonomik seviyelere sahip olan ülkelerin özellikle son iki yüzyıldır gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler gibi kalkınma ekseninde bir tasnife tabi tutulması kavramın nasıl merkezi bir önemi olduğunu gözler önüne sermektedir. Ülkelerin yerel ekonomi politikaları farklı toplumsal ve kültürel şartları da göz önüne alarak geliştirilse de nihayetinde evrensel olarak kabul gören, içeriği Dünya Bankası (WB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası kurumlar tarafından savaş sonrası dönemde belirlenen ve sürekli güncellenen, Avrupa menşeli olması nedeniyle etno-merkezci bir iktisadi kalkınma anlayışı tüm ekonomileri aynı hedef doğrultusunda bir araya getirmekte ve yarıştırmaktadır. 

Bu tutum özellikle Aydınlanma sonrası Batıda yaşanan sosyal ve iktisadi gelişmeler düşünüldüğünde oldukça anlamlıdır. Zira aynı zamanda kilisenin egemenliğini de yıkan bir gelişme olarak tüm metafizik anlatıları reddeden ve bilimsel bilginin nihai ve tek kabul edilebilir bilgi olmasını şart koşan seküler dünya görüşünün Avrupa ülkeleri için sunduğu kalkınma modeli o bölgenin kültürel ve tarihsel bağlamına bir cevap üretmeyi amaçlamaktadır. Ancak, tarihsel süreç içerisinde Batıdaki iktisadi ve toplumsal gelişmeleri yaşamayan toplumlar için iktisadi kalkınma ve maddi ilerleme farklı bir anlam ihtiva etmesi gerekirdi. Halbuki, küreselleşen dünyada insan iyiliği ve toplumsal refaha dair tüm sorunların hâkim kalkınma ideolojisi etrafında ele alınması küresel kalkınma sorunlarını ne Batıda ne de toplumsal olarak farklı bir formasyona sahip olan diğer toplumlarda ortadan kaldırmıştır. 

21. yüzyılın ilk yarısında küresel toplum eşitsizlikler, gelir adaletsizliği, işsizlik, yoksulluk, terör, siyasi istikrarsızlığa dayalı göç hareketlerinin yarattığı sosyal ve psikolojik yıkımlar, çevre tahribatı, iklim değişiklikleri gibi temel pek çok sorunla karşı karşıyadır. Bu sorunlar ve daha fazlası için Birleşmiş Milletler tarafından Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDGs) geliştirilmiştir. Bu hedefler daha adil bir küresel sistem yaratmak üzere tasarlanmış olmayı vadederken coğrafya, kültür, tarih ve toplum gibi farklılıkları gözeten bir çeşitlilik ve zenginliğe sahip olmadığı için hâkim kalkınma söylemi ve politikalarının çerçevesinin dışına çıkamamıştır. 

Küresel ekonomi politikalarının kalkınma başlığı altında ele alınan konulara dair kalıcı bir çözüm sunmada yetersiz olması karşısında her ülkenin sahip olduğu kültürel ve toplumsal farklılığı gözeten, tarihsel ve coğrafi etkenleri dikkate alan, merkezi ve standart olmayan, evrensellik iddiası barındırmayan alternatif kalkınma teorileri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu teoriler arasında özellikle İslami değerler ışığında geliştirilen kalkınma söylemi sömürge sonrası dönemde daha sık dile getirilmeye başlanmıştır. Zira, sömürge döneminde Müslüman toplumların yaşadığı maddi geri kalmışlığın sebebi Avrupamerkezci kalkınma politikalarına dayandırılmaktadır. Modern dönemde İslam iktisadı çalışmalarını ortaya çıkaran en önemli hususlardan biri, bu anlamda, İslami bir iktisadi kalkınma alternatifi oluşturma gayesidir. 

İslam iktisadı çalışmalarına dair yapılan ilk çalışmalar üzerinden yaklaşık seksen yıl geçmesine rağmen İslam iktisadı küresel kalkınma sorunlarına dair alternatif bir yaklaşım geliştirebilse de farklı bir paradigmadan beslenen bir kalkınma söylemi oluşturma hususunda oldukça sınırlı kalmıştır. Batının kalkınmacılığı bir fetiş haline getirmesi karşısında iktisadi kalkınmayı maddi ilerlemeden bağımsızlaştıran ve sermaye birikimini de kalkınmanın ön koşulu olarak tanımlamayan değer temelli bir alternatif paradigma günümüzde İslam iktisadının öncelikli hedeflerinden olmalıdır. Bunun karşısında mevcut çalışmalar sanayileşmeyle birlikte sermaye birikimine dayalı yüksek refah üretimini sağlamayı hedefleyen Weberyen bir kalkınma teorisini bir yönüyle sürdürmektedir. Bu yüzden Müslüman ülkelerde birikimciliğin ötesinde sermayeden bağımsızlaşan bir iktisadi kalkınma önerisi oldukça yavaş gelişmektedir. Böyle olunca, mevcut küresel sorunlara karşı sunulan yaklaşımlar bir tür eklektizm ve taklitçilik barındırmaktadır.